15 49.0138 8.38624 arrow 0 none 0 4000 0 horizontal http://koraysaridogan.com 300 0 1
theme-sticky-logo-alt
158 Okunma

Jung ile Konuşmalar – 3 · Düşüş, Rüya ve Yıkılan Kule

Carl Gustav Jung’u okurken aklımda uçuşan balonların ipini kaçırmamak için notlar almaya başlamıştım. Zaman geçince bu notları sizlerle paylaşmak istedim. Okuduğunuz, bu notların üçüncü bölümü ve sırayla okumanızı öneririm. Yayınlanmış tüm bölümleri görmek için BURAYA tıklayın.

Sürekli görülen rüyalar psikoloji biliminde bir travmaya, derinlerde yatan bir korkuya veya negatif bir duyguya karşılık gelebilir. Bir spiritüalistin ilk çıkarımı, bunu reenkarnasyona bağlamak ve önceki hayatlarla ilgili bir deneyim olduğunu düşünmek olacaktır belki. Aslında Jung da buna göz kırpıyor ancak bu kurgudaki sadelikten daha fazlası olabileceğini de düşünüyor:

“İnsanların bireysel ruhlarına, hiçbir geleneksel bağlantısı olmayan eski ruhsal öğelerin girmiş olabileceğini düşündüm.”

Önceki bölümde bahsettiğim, Jung’u sürekli yerin altına çeken “siyah şapkalı adam” rüyası gibi, benim de çocukluğumdan beri sürekli tekrarlanan “düşüş” rüyam var. Öyle ki, sadece rüyada değil gerçek hayatta da gözüm daldığında, beynim mola vermek için kendini rölantiye aldığında sürekli bir düşüş hissine kapılırım. Bunun için illa açık veya yüksek bir yerde olmam da gerekmez. Dört duvarın arasında, masa başında olsam da kâfidir. Yüksekteki bir pencereden veya balkondan aşağı baktığımda zihnim o an uğraştığı şeylerden hızla sıyrılır ve aşağı düşme hissinin nasıl olduğuna takılıp gider. Kendimi o balkonda veya pencerede değil de aşağıda, zeminde görmeye başlarım. Bir şeyleri hatırlama, hiç değilse dilinin ucunda hissetme halidir bu. 

Çocukken, bu rüyanın daha sık tekrarlandığı zamanları hatırlıyorum. Rüyamda, o zamanki evimizin kahverengi demirli balkonuna çıkıp bir süre aşağıyı seyrediyorum. Hiçbir korku olmadan, hatta neredeyse arzulayarak, kendimi aşağı bırakıveriyorum. Dördüncü kattan yere çakılana kadarki her saniyeyi hatırlıyorum, yaşıyorum. Yere çakıldığımda, filmlerdeki rüyadan uyanma anları gibi, kendimi bir anda yattığım odanın tavanında buluyorum.

Burada Jung’un “İkinci kişiliğimin dünyasını da kişisel dünyamın bir parçası gibi görmeme karşın çok derinlerde, arka planda bir yerlerde, benden başka bir şeyin de bu işle bir bağlantısı olduğu duygusu beni hiçbir zaman bırakmadı,” sözünü hatırlıyorum; şöyle devam ediyor: “Çok uzun süre önce ölen ama zamana bağlı olmadığı için bugün de çok uzak gelecekte de var olacak bir ruh, görünmeden odaya girmişti.”

Solda babam, sağda annem, ortada çocuk bedenimle ben, uyuyoruz. Sonra kendime yaklaşıyorum, yavaşça, o uyuyan çocuğa yaşlı birinin şefkatiyle bakıyorum. O anki duygu, Jung’un bahsettiği “içimdeki bilge adam”a benziyor. Sanki bu ruhu o bedene koymayı ve onu hayata göndermeyi ben seçmişim gibi. Bu fırsatı o çocuğa vermiş olmanın mutluluğu ile bu hayattaki kalp kırıklıklarını şimdiden görmenin hüznü birbirine karışıyor.

Jung buna “yetki” duygusu adını vermiş, “Daha önce benden bazı şeylerin yapılması isteniyordu, oysa artık ben istiyordum,” cümlesi dikkat çekici, çok küçük yaştan itibaren kendini analiz eden Jung, “İçimdeki ‘ben’ ergindi, önemliydi ve yetkindi, yeri olan, onurlu biriydi, çekinilecek, saygın bir yaşlı adamdı,” diye anlatıyor onu. Biraz önce balkondan aşağı atlayan, şimdi tavandan çocuk Koray’ı izleyen ama kendi adı Koray’mış gibi gelmeyen, Barış Manço’nun şarkısındaki gibi “benden öte benden ziyade” olan bu varlığı o zamanlar tanımlamam istenseydi, yaklaşık böyle şeyler söylerdim.

(Küçük bir not: Çocukluğum boyunca Allah’ı da böyle tasvir etmiştim zihnimde. Sakallı, elinde asası olan, devasa tahtında oturan bir ilah. Bir ara bu ikisinin aynı kişi olup olmadığını düşünmüşsem de farklı oldukları sonucuna varmıştım: Çünkü tahtında oturan ilah, çatık kaşlı, aksi, cezalandırmaya açık biriydi. Oysa benimle bütünleşen yaşlı bilinç, şefkatli ve yol göstericiydi. Ama belki de ikisi aynı kişidir de o çatık kaşı, aksi huyu oraya bana Tanrı’yı anlatan insanlar yani toplum koymuştur.)

Aradan geçen zamanda bu duyguyu tamamen unutmuştum. Otuzlarımdan sonra geri geldi, artık rüyaya falan da gerek kalmıyordu. Günlük, yüzeysel hayatın arzularından, amaçlarından sıyrılıp da içime döndüğümde veya aynaya baktığımda, artık başka birisine bakıyor gibiydim. Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” olarak bahsettiği türden bir yabancılaşma değildi bu üstelik; aksine, tüm donanımına rağmen bu çocuğun da tıpkı yeryüzündeki milyarlarca kayıp ruh gibi yalnız ve evinden uzakta olduğunu düşünüyor, sanki onu gezdirmeye çıkarmışım gibi hissediyordum.

Tabii ki bu çok sürmüyordu çünkü dünya deneyimim buna izin vermiyordu. Yine para kazanmak, çalışmak, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak, geleceğe dair planlar yapıp stratejiler geliştirmek gerekiyordu.

Çocukluk rüyalarım, kendi bedenime yeterince yaklaştıktan sonra ruh olduğunu anladığım o varlığın, bedenime yerleşmesi ve sıçrayarak uyanmamla biterdi. Belki böyle bir şey hiç olmamıştı ve belki tümünü ben uydurmuştum. Zihnimde bir film sahnesiydi belki sadece.

Ama bunun fark etmediğini Jung sayesinde öğrendim: Bu, bir tür mitolojik yansımaydı kuşkusuz. Başka bir hayatta bir yerden düşüp ölmüş olmamın hiçbir önemi yoktu, mesaj açıktı: En az iki parçadan oluşuyordum ve uyanmam için soyut yanımla somut yanımı bütünleştirmem gerekiyordu.

Algılarını bu anlamda açmış insanların benzer deneyimleri çok. Aklıma hemen Tolkien geliyor. O da “…bazılarının Atlantis kompleksi diyebileceği bir şeye sahibim,” demişti bir mektubunda,  “Muhtemelen atalarımdan miras kaldı zira onlar, bu tür şeyleri bilemeyecek ve kelimelerle aktaramayacak kadar genç öldüler. Oğlumda da olduğunu yakın zamana kadar bilmiyordum ve o da benimkini bilmiyordu. Büyük Dalga’nın (bir anıyla başlayarak) tekrarlayan korkunç rüyasını, yükselerek ve kaçınılmaz olarak ağaçların ve yeşil tarlaların üzerinden gelişini kastediyorum.”

Tolkien bu rüyayı kendisine en çok benzettiği Orta Dünya karakteri Faramir’e “miras bıraktığını” ekler: Faramir’in Éowyn’e anlattığı bu büyük dalgayı Númenor adlı ülkeyi yutan dalgaya benzetir. Númenor için “Orta Dünya’nın Atlantis’i” demek yanlış olmaz: Bir ada ülkesi olan Númenor halkı Valar Yasağı’na ve Elflerin otoritesine karşı çıkarak kibirlerinin ve deniz imparatorluğundan edindikleri güçlerinin kurbanı oldular.

Sanırım ergenlik yıllarımdaydı, çocuk hevesimle romanlar karalıyordum. İntikam alan bir seri katilin,  Ankara’ya eski Aktepe’den baktığı bir sahne vardı. (Artık oralar hep TOKİ.) Bir gün oturup bu sahneyi biraz minimal bir şekilde çizmek istemiştim: Bir uçurum, aşağıda bu sefer şehir değil deniz var. Uçurumun kenarında paltosuna, atkısına sarılmış bir silüet. Hatta KalemKahveKlavye‘nin ilk logosunda, elinde fincan tutan silüet de bu kompozisyondan alınmadır.

Bu uçurum çizimini yıllarca sürdürdüm, her boş kalışımda okul defterlerine, sıralara, resim dersinde tuvallere bile çiziyordum. Zaman zaman çeşitli şekillerde rüyama girmeye başlamıştı, bazen bir ev de oluyordu bu uçurumda hatta evin dehlizinden uçurumun daha da aşağısına bir merdivenden geçilip balkona çıkılıyor, buradan dalgalara doğru ayaklar salınarak oturulabiliyordu.

Uçurum kenarındaki eve merdiven eklettiğim tarih 25 Temmuz 2013'müş. 🙂

Tarot destesindeki Yıkılan Kule kartı ilk bakışta herkesi tedirgin eder. Bazı şeylerin çoktan bittiğini de anlatır ama yerine göre şu mesajı da verir:
Bitmesi gerekiyordu çünkü başlaması gerekenler var.
Dip ve tepe kelimeleri aynı kökten geliyor.
Düşüşler ve yükselişler de…

Yine de sığ kişisel gelişimciler ve yeni çağcılar gibi, bu yükselişi maddiyata dayanan dünyevi bir bağlamda kullanmadığımı not düşmek isterim. Bu daha çok, önceki bölümde bahsettiğim “cehaletin üzerine yükselme”yle ilgili.

Kaldı ki dünyevi anlamda, her şey düşüşten ibarettir.

**

Jung alıntıları: Anılar Düşler Düşünceler, Carl Gustav Jung, Can Yayınları, 2020

Kaygı
2 Yorum
Posa
0 Yorum
.
1 Yorum
  • Mayıs 25, 2021 at 7:01 pm
    Gülşah

    Oyle bir zamanda geldi ki bu yazı, öyle bir yanıtladı ki sorularımı, öyle bir dokundu ki yüreğime “Eh be Koray, yine yaptın yapacağını” dedim gülerek. Sen inanılmaz ruhsun. Yine şifa oldun. Yüksek benligin hep gurlesin böyle, hep konuşsun, konuştursun.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: