ramiz yaşlandı ve ben de artık pek genç sayılmam…

Ramiz artık yaşlı. Eskisi gibi oyun oynamayışından, daha çok uyumasından, yavaşlayan hareketlerinden anlıyorduk ne zamandır ama geçen hafta bir akşam gözleri sabitleşmeye, bedeni felçli gibi yavaşlamaya başladı. Kanına bakıldı, ultrason ve röntgen çekildi, üst üste iki gün lavman yapıldı ve üç gün serum yedi. Değerleri yaşına göre çok iyi çıktı, durum kabızlığa bağlandı ama şimdi bir an için iyi, bir an sonra kötü halde. Özel mamalar, malt, vitamin takviyeleri dönemi başladı.

Az önce tedirgin halde yattığı sehpanın altından bir oyuncak bebek gibi alıp yatağıma getirdim ve eskiden inattan kucakta sekiz biçimi alan o dikkafalı çocuk, onu yatırdığım şeklinden milim kıpırdamadan gözlerini kapatıp baygın halde uykuya daldı. Bu yazıyı nefes alıp almadığına birkaç saniyede bir bakarak yazıyorum.

Ramiz’i 2014 sonbaharında bir Facebook ilanıyla bulmuştum. Acıbadem’de bir arabanın üzerinde… Ya sokağa atılmıştı ya evini bulamamıştı. Kışı çıkarması zayıf ihtimaldi. Bekârlığımın son yılını Kuzguncuk’ta, bir türlü ısınamayan bir bahçe katında, kalorifer peteğinin yanıbaşındaki yorganın altında geçirdik. Bir daha hiç öyle bir kış görmeyecektik çünkü bir yıl sonra Çağla, Ramiz ve ben, bir zamanlar arkama bakmadan kaçtığım, sırf bir an önce gitmek için ilk yıl kazandığım bölüme yerleşerek terk ettiğim Alanya’ya taşınacaktık.

Nesnelere, eşyalara, başka insanlara yahut hayvanlara anlam yükleme kapasitesi ne kadar geniştir insanın, bilmiyorum. Üç yaşında evin tavanında gezen kertenkeleden itibaren çok az şeyi unutan, takıntılı hatta yer yer saplantılı, olayları, durumları, duyguları birbirine çeşitli temalarla bağlayarak örüntüler oluşturan ve bu yüzden eğer bir simülasyonda yaşıyorsak kaynak kodlarını görmeye epey yaklaşmış bir ruh hastası olarak Ramiz’e yüklediğim anlam, ağırlıkla birlikte geçirdiğimiz zamana yaslanıyor. Sahiplenilen bir hayvan, seçilmiş bir sahipten öte bir bağ…

Kedilerin zamanda ileriye ve geriye doğru uzamsal düşünemedikleri doğruysa, hayatının muhtemelen sonuna yaklaşan Ramiz’in yerine ben onun hayatını bir film şeridi gibi geçirebilirim gözümün önünden.

Benim çenemde beyazlarım çıkarken onun çenesinin altındaki beyaz tüyler belirginleşti yıldan yıla. Çağla’yla kurduğumuz, çok geçmeden Yaver’le büyüyen ailemiz, düzenimiz ne kadar güzel olursa olsun çoğu gece ışıklar ve sesler çekildiğinde Ramiz’le kendi rutinimizde baş başa takılmaya devam ettik.

İkiBinYirmiDört Yılbaşı.

Hayatının nerede başladığını bilmiyor olmak, onu gözümde gizemli bir roman kahramanıymış gibi canlandırmamı sağladı hep. Nerede doğdu, kaç kardeşi vardı, benden öncekiler ona hangi adı koydu, bir evi var mıydı, varsa neden evinden çıktı, neden dönmedi veya neden bırakıldı ve gerçekten tam olarak kaç yaşında? Evlilik ve taşınma sürecinde arkadaşım Mehtap’a emanet bıraktığım o bir ay ve sadece mama vermeye gelen kardeşimi gördüğü yeni evimizde yalnız geçirdiği birkaç haftada hakkımda ne düşündü? Hayatının artık böyle gideceğini mi hissetti mesela?

İkinci kattaki balkonumuzdan bahçedeki kedilere, denize, sahilden geçen silüetlere, nispet gibi uçup geçen kuşlara bakarken bir zamanların Acıbadem’inde, Kuzguncuk’unda, bahçelerde ve sokakta gezinen ve saati geldiğinde heyecanla eve, mamaya, yatağına dönen bu çocuğa kendimce bir duygu yükleyip üzülmem tam bir saçmalık mı?

Olmazsa İstanbul’a döneriz diyerek geldiğimiz, olup olmadığını bir türlü bilemediğimiz ve İstanbul’a da bir türlü dönemediğimiz bu evdeki hayatımız gitgide birbirine benzemeye başladı sonraları. İkimiz de balkonlardan izlediğimiz dışarıdaki hayata karışamamaya, dışarıyı ne kadar merak edersek edelim kırk yılda bir her çıkışımızda apar topar dönmeyi istemeye, internetten verdiğimiz market ve yemek siparişlerini evin kapısında heyecanla beklemeye başladık.

Ramiz’de olmayan iki büyük ayrıcalığım vardı o zamanlar: Düşünebiliyordum ve çiftleşebiliyordum. İlkinden artık o kadar da emin değilim gerçi çünkü aradan geçen zamanda pek çok şeyde olduğu gibi düşünmeye, üretmeye, yazmaya dair de tutkumu yitirdim.

Yerine koymaya çalışıyorum, çalıştıkça ve eski gücümü, hevesimi, hızımı bulamadıkça daha da fazla şeyi boş veriyorum. Yemek yapmak eskisi gibi zevk vermiyor mesela, bazı dönemler evi toparlamak bir yana saçımı yıkamayı bile anlamsız buluyorum. İstanbul’daki arkadaşlarımın uğruna çok şey vermek istedikleri o koca balkonu yıkamaktan da sıkıldım. Balkonlarını aktif olarak kullanan komşularımın yaşama sevinçlerine gıptayla bakıyorum.

Çiftleşmeyi de saymazsak Ramiz’e göre sahip olduğum ayrıcalıklar PlayStation oynamak, film izlemek ve bira içebilmek olabilir sanırım artık.

Ama onun tek bir ayrıcalığı, kaygılarının sadece anlık olması ve uzamdan bihaberliği; işte bu, bendeki tüm artıları tek nefeste yutabilir.

Geçenlerde Çağla’ya “Acaba eve alarak kedilere kötülük mü ediyoruz?” diye sordum. “Saçmalama” dedi, “Aramızda bir anlaşma var. Onlar evcilleşmeyi kabul etti, biz de onlara sevgimizi, ilgimizi veriyoruz. Yaver’i almasak o hafta ölürdü. Ramiz kışı çıkaramazdı. Ya soğuktan ölürdü ya çiftleşmeye çalışırken yara bere içinde kalır hastalanırdı.”

“Ama belki de bunu tercih etmez miydi?” dedim. “Belki de gerçek bir kedi gibi yaşayıp ne bulursa onu yiyip bol bol seks yaptığı tek bir senenin sonunda ölmeyi isterdi.”

Çağla bu alternatif hayat senaryosunu Ramiz için mi kendim için mi düşündüğümden bir anlığına emin olamadı. Cümleye dökmedi ama kısa süreli sabitleşen bakışlarından anladım. Çağla olmasaydı ben de bir yerlerde alkol komasından veya zührevi hastalıklardan yahut muhtemelen bir kadın meselesinden cinayete kurban giderek ölür veya daha kuvvetle muhtemel, bir noktada kayışı koparıp bir yerlerden kendimi atardım. Ben olmasaydım Ramiz ne yapardı? Belki daha iyisini yapardı. Ramiz olmasa ben ne yapardım?

 

İkiBinOndört Kuzguncuk

Balkon yine kirlendi. Ev çok dağınık. Her yerde kitaplar ve küçük küçük eşyalar var. Topladıkça yenileri çıkıyor. Hâlâ kasabadayız. Telefonumda hatıra niteliği taşıyan fotoğraflar hep İstanbul’a gidişlerimde çekilmiş. Bilmeyen biri incelese, beni aralarda tabutuna çekilen bir vampir sanabilir pekâlâ. Evden sadece çöp atmaya, yolun karşısındaki anneme gitmeye ve İstanbul’a uçmaya çıkıyorum.

Ramiz artık yaşlı. Benim de pek genç olduğum söylenemez.
Ne kadar yaşarız kimse bilmiyor.
Ne kadar yaşadık biz de bilmiyoruz…